12 Ekim 2018 Cuma

BADE


    Saat yaklaşıyor, gözlerim yolda Bade’yi bekliyorum. Bizim binanın hemen yan tarafı boş arazi, bizim binanın hemen arka kısmında da boş bahçeli bir daire var. Dairenin bahçesinde bulunan boş banklarda cumartesi günleri Bade ile birlikte gelir dondurma yeriz saat on ikide. Öyle bir karar aldık aramızda dondurma günü ilan ettik cumartesi gününü. Bunlar özel şeylerdir özel kişilerin özel günleri olur. Ama henüz Bade’ye olan aşkımı açıklayacak cesareti kendimde bulamadım. Üstelik bu dondurma günü şeysinide ben uydurdum, belki dondurma yerken ve ortalıkta kimseler yokken açarım bu mevzuyu ama tık yok daha.
   Okullar yaz tatiline girdi, ben beş orta ikiye geçtim Bade orta bire. Geçen yazın sonunda taşındılar bizim mahalleye, hem de bizim tam karşı apartmana hem de tam bizim dairenin karşısına. Uzun siyah saçları, hafif dolgun yanakları, minik dudakları ve siyah keskin gözleriyle öyle serçe bakışlarıyla kalbimin içine ilmek ilmek işliyordu kendini. Göz göze geldik, ben o sırada bisiklet sürüyordum ve bisikletten düştüm. Öyle göz göze geldik yani. Adamlar eşyaları indirip daireye taşıyordu, bende bir köşede oturmuş Bade’yi izliyordum. Çiçekli bir elbise vardı üzerinde, başında yine çiçeklerden oluşan bir taç. Adamların hepsi eşyaları toparladı taşınma işlemi bitti. Herkes köşesine çekildi, ben köpek görmüş kedi gibi koşarak eve çıktım. Kimseye selam sabah vermeden balkona fırladım. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde öğrendiğim bütün duaları etmeye başladım balkona çıkması için ama çıkmadı. Gece uyumadan önce başım yastıkta planlar yapıyordum, kesinlikle tanışmalıydım ve arkadaş olmalıydım. Aşık olduğumu daha sonra söylerim, kızı ürkütmeyelim hemen. Planımı yaptım sabah olacaktı, dışarıda gördüğüm anda yanına gidip mahallemize hoş geldin ben Eyüp diyecektim. Sonra ona mahalleyi tanıtma görevini üstlenip yardımcı olacaktım. Sonuç olarak arkadaş olacaktık. Sabah oldu dışarıda avını bekleyen aslanlar gibi pusuya yatmış bekliyordum.
   Nihayet çıktı, amaçsızca etrafına baktı. Yanında bir kız daha vardı, karşıya geçip orada ki binanın merdivenlerine oturdular. Yani bizim binanın. Fırsat ayaklarımın altına gelmişti adeta. Kıvrak ve kurnaz adımlarla yanlarına doğru gidiyordum, kenarda duran arabanın camına bakıp saçlarımı düzelttim, bugün yine havamdaydım. Ona yaklaştıkça söyleyeceğim her şeyi unutmaya başladım. Dudaklarım kuruyordu, kalbim zonkluyordu. Tam önlerine geldim ve durdum. Onlar bana bakıyordu ben onlara bakıyordum.
“merhaba, ben Eyüp”
“merhaba”
“yeni taşındınız dimi”
“evet”
“şey, ben geçebilir miyim bizim bina burası”.
  Geçtim, geçmez olaydım. Dünyanın en salak insanı gibi hissediyorum kendimi. Utandım hemen yukarı kaçtım. Balkona çıktım gizli gizli onları izliyordum. Yanında ki çirkin kızla gülüşürken gördüm onu ve sanıyorum ki artık tam anlamıyla çok kötü aşık olmuştum. Annem seslendi içerden yemek yedin mi Eyüp diye ama ses yok benden. Neden, çünkü kadınımı izlemekle meşgulüm anne rahatsız etme lütfen. Ama olur mu öyle insanlar saygısız. Geldi dibime kadar girdi, rahat yok.
“yemek yedin mi Eyüp”?
Kafamı yukarı aşağı yaparak cevapladım. Ama asla tatmin olmuyor.
“ne yedin”?
Kafamı daha hızlı yukarı aşağı sallayarak başımdan savuşturmaya çalıştım.
“ne halin varsa gör”.
  Çok çişim geldiğinden tuvalete kadar gidip geldim. Geldiğimde o yoktu gitmiş. bir iki gün göremedim onu ortalarda, oldu mu kızım şimdi böyle neredesin. Akşam balkonda denk geldik, başımı eğerek gülümsedim oda bana gülümsedi. Bana gülümsedi! İçeri geçip çılgın dansımı yapma zamanım geldi. Ev halkının garip bakışları içerisinde kıçımdan uydurduğum seslerden oluşan çılgın dansımı sergilemeyi başarı ile tamamladıktan sonra balkona dönüşümü gerçekleştirdim. Kızı yine kaçırdık içeri girmiş. Bu kız hiç yerinde durmuyor. Sabah oldu dışarıda denk geldik yalnızdı, ben dün akşamki gülüşmemizden sonra biraz daha kendime güvenim yüksekti. Yanına gidip selam verdim, konuşmaya başladık. Öyle güzel sesi var ki insanı salaklaştırıyor. Daha fazla konuşturmak için neredeyse ege bölgesinin iklimini anlatabilir misin diye soracaktım. Nereden geldiniz, niye geldiniz, neden bu mahalle, kan grubun ne? Kızı bunaltıyorum belki ama sesini duyan insanların beni anlayacaklarından hiç şüphem yok. Sonra benim ismimde Eyüp dedim güldü. Evet söylemiştin dedi hatırlıyorum. O gülüş beni bitirdi. Senin adın neydi söylemedin. Bade.
  Böyle güzel güzel bir sürü gün, hafta ve aylar geçirdik Bade şirinesiyle. Ama bir türlü ya Bade, sen gülerken bulutların beni içine çektiğini hissediyorum. Sanki yanmış elimi alıp buzlu suya sokmuş gibi oluyorum. Yani benim güzeller güzelim ben sana çok kötü aşık oldum. Demedim, diyemedim. Ama diyeceğim…
  Karşıdan göründü kalktım ayağa, bana doğru gelişini izledim, yürüyüşünü, beni gördüğü andaki yüzündeki gülümsemeyi. Dondurma olsam erimiştim şimdi. Bugun çok yorgundu hatta dün gezmişler annesiyle baya ama beni kırmadı beni hiç kırmaz zaten. Hemen cadde üzerinde bulunan dondurmacıya gittik, bu kez oda karışık dondurma aldı. Harun abi, dondurmacının sahibi aşırı zayıf bir adam yani öyle ki bazen mesela gaza gelip beş top koy Harun abi diyeceğiz ama çekiniyoruz o zayıf kolları beş top dondurmayı taşıyabilir mi diye. Kolu molu kırılır al başına bela. Sosa batırayım mı dedi, gelde çıldırma şimdi. Ulan sürekli alıyoruz zaten bir kere sossuz aldık mı bu soruyu soruyorsun bize diye bağırdım içimden, hayır indiricem lavuğu kız var yanımda. Aynen harun abi olsun Bade’ninki bol olsun. Dondurmalarımızı alıp gedik banklara. Canım baya çekmiş öküz gibi daldım bir an çaktırmadan da Bade’yi kesiyorum bu öküzlüğüme şahit olmaması açısından. Bade dedim dondurmanın kenarından yalarken.
“ şu servet iti seni rahatsız mı ediyor”?
“hayır, o nereden çıktı ki”?
“yok bana öyle gelmiş demekki, orospu çcocuğu ya”
“Eyüp küfür etmesene, kötü biri değil bir şey yapmıyor”
“nereden biliyorsun ya kötü biri olup olmadığını namaza mı gidiyorsunuz beraber, umreye gitmişte onların fotoğraflarınımı gösterdi sana, hem bütün bunları yapmış olsa bile iyi bir insan olduğunu göstermez kalpazan bakkal idris abide her cumaya gidiyor sonuçta. O it anca babasının parasıyla hava atsın sağda solda. Onunla konuşmanı istemiyorum.”
“Eyüp sana ne oldu, sakin ol giderim yoksa”
“tamam”
  İt servet, isme bak adam mal varlığının imzasını atmış resmen görgüsüz sığırlar. Bu Servet iti hep bizim mahalledeydi altı katlı apartmanları var burada, babasının ne bok yediğini bilmiyoruz. Üst kat komşumuz Faik amca bir kere tartışmıştı Servet itinin babasıyla, pezevenksin sen demişti. Kesin pezevenk yoksa böyle bir it getirmezlerdi dünyaya. Bu Servet iti, kumral dümdüz saçlara sahip hani hiç bir şekle girmeyen dümdüz amele saçlarından, uzun sivri bir burun, fazla çekik gözler, sivri bir yüz tam bir sivrisinek it oğlu it. Arada sırada benim olmadığım anlarda Bade’ye yakınlaşmaya çalıştığını gördüm. Aldım bunu kenara geçenlerde tehtid ettim. Oğlum dedim sivri it, Bade’den uzak dur pitbull çarpmışa dönersin. Sonra annesi çıktı o sıra cama. Servet, oğlum hadi yukarı amcanlar çağırıyor diye seslendi. Ben Yusuf Miroğlu gibi bakıyorum lavuğa oda bana Atilla taş gibi bakıyor. Bakıştık içeri girene kadar. Şimdilik susuyorum, ama bu susuş sıradan bir susuş değil bu susuş nefesi içeri çekmek gibi ne kadar çekersen o kadar üflersin, yeteri kadar nefes biriktiği zaman içimde işte ozaman belki bir kasırgaya bile sebep olabilirim.
“sana bir şey söyleyeceğim”
“ne söyleyeceksin”
“ben”
“evet”
“ben, dün akşam kustum”
“offf midem bulandı, neden”
Ağzına sıçayım Eyüp, ağzına sıçayım başka bir bok bulamadın mı.
“bilmiyorum yediğim bir şey dokundu herhalde”
“ne yedin”
“neyse konuyu kapatalım”
  Haşim geldi. Bade’nin ağbisi, benden hiç hoşlanmaz çünkü ilk taşındıkları zaman bir kıza aşık oluyor okulda, benim ağbimde aynı kıza aşık nitekim ağbim kapıyor kızı. Haşim’de bütün hıncını benden alıyor. Bunlar lise öğrencisi lise son sınıf. Bade’yi aldı gitti yanımdan. Birde üstüne fırça çekti bana, servet yanındayken bir şey demiyor ona. Hatta o çağırıyor Servet’i başını falan okşuyor. Çünkü yaralı çapkın aşığımız bu sefer Servet’in ablasına göz koymuş. O Yüzden her fırsatta beni boklar Servet’le arkadaş olmasını tavsiye eder. Çünkü kardeşleri arkadaş yapıp oradan kızla yakınlaşmaya çalışacak sıfatsız. Yoksa Bade’de Servet’te umrunda değil.
  Mahallemizin Arif ağbisi var, severim onu oda beni sever. Benim ağbim maldır biraz dövüş falan bilmez öyle çok. O yüzden beni koruma görevini Arif ağbiye yaptırtırım abimdende büyük zaten o. Ama ben ona Arif derim oda güler kızmaz bana diğer çocuklar hele bir desin bakalım noluyor. Bahçeden çıkıp onun yanına gittim bende köşede takılıyordu her zaman ki gibi.
 “Arif” dedim, “şu Haşim’i bir ara dövsek mi”?
“en son sen döveceksin zaten bu gidişle, beni uğraştırma Eyüp çoluk çocukla sende çok takma kafana, ne o lan gelir gelmez adam asıyorsun.”
Babam seslendi, döndüm baktım kapının önünde duruyor. Arif’e selap verip gittim kapının önüne.
“git eve üstünü giyin. Zafer amcanlara gidiyoruz.”
“tamam”
  Hazırlanıp çıktık evden, balkona çıktım baktım Bade yok. Göremeden edemiyorum bu kızı. Kapıya indik arabaya bindim gidiyoruz. Camdan sokağa bakarken az ileride Bade ve Servet itini gördüm. Hemen arkalarında Haşim ve Servet’in ablası Şengül. Yürüyorlardı hep beraber. Camı açtım bir panikle baktım, yok olamaz böyle bir şey o göt Haşim, Şengül’le takılmak için kullanıyor bu kızı yoksa Bade’nin ne işi olur Servet’le. Yinede içimi bir bulantı tuttu. Camı kapatmadım hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Ablam yanımdaydı oturyordu eğilip bana baktı.
“noldu Eyüp”?
“bişey yok, ne bok var Zafer amcalarda”
Babam çıkıştı direksiyon başından
“doğru düzgün konuş puşt herif, arabadan atarım seni yürüyerek gelirsin vallaha bak ha.”
  Ablam sarıldı omuzlarımdan, iyice zıvanadan çıkıp yükselecektim sakinleştim biraz. Geldik sonunda geçtik içeri oturuyoruz, sofralar kuruldu rakılar açıldı. Zafer amcanın yanına gittim versene bir bardak dedim azcık. Güldüler hep beraber
“ yahu Rıfat bu senin oğlan senden hızlı çıkacak maşallah”
Evet evet diyip tekrar güldüler, ulan içmeden leyla oluyorlar bana gülüyorlar. Siz ne bilirsiniz içmdeki acıyı.
“ İki yudum verseniz ölür müsünüz”?
  Baktım iyice gülüyorlar kendimi rakının mezesi gibi hissettim daha fazla boka sarmadan oturdum oturduğum yere. Sonra Zafer amca demez mi iyi ki geldiniz Rıfat pazar akşamı dönersiniz zaten yarın seninle piknikte güzel bir mangal yaparız. Hem senin şu pendik olayınıda konuşuruz. Şaka mı bu ya bu bir şaka olmalı. Ulan benim ne işim var burada benim mahalleye gitmem lazım benim Bade’yi bulmam lazım Servet iti benim yokluğumu fırsat bilecek. Herkes içti kafalar güzel oldu odalara çekildi millet, ben kaldım böyle yavru kedi gibi. Bade’yi düşünüyordum. Bir keresinde çok kötü düşmüştü bisikletten kolları ve dizleri yara olmuştu. Aklımı kaybedecek gibi oldum. Koştum hemen su aldım yıkadım yaralarını, ben yaralarına su dökerken suratında acı bir ifadeyle bana bir bakışı vardı, çıkmıyor aklımdan. Nasıl yandı canı kim bilir. Yara bandıyla yapıştırmıştım her tarafını kolay kolay ağlamazdı Bade sıkı sağlam kızdı. Bir keresinde bizim yan apartmanın balkonundan kafama saksı düşmüş, ben hatırlamıyorum bayılmışım. Gözümü açtığımda evdeydim, ne oluyor ya diye ayılmaya çalışırken bir baktım karşı koltukta Bade var bana bakıyor. Korur kollardık birbirimizi, kimse sataşamazdı. Anca bakar geçerlerdi en fazla bu olurdu yapabildikleri. Şimdi o böyle orada ben burada, balkona çıkıp bakamıyorum  ona.
  Sabah oldu pikniğe gittik, en sevdiğim köfte kızarıyor ekmek arası falan yapıyorlar ama nafile hiç iştahım yok, iki parça ısırdımm zar zor yuttum bıraktım ekmeği. Tantana ettikleri için ye şunu iç şunu, uzaklaşıp dolaştım. Saati soruyorum sürekli o kadar sıkıldılar ki saati sormamdan artık Zafer amcanın kolunda ki saati tutup kendim bakıyordum.
  Şükürler olsun ki bitti bu piknik macerasıda eve dönüyoruz. Eve döndüğümüzde saat akşam on ikiydi. Bade’lerin ışıkları kapalıydı. Uyudum bende ölüyordum yorgunluktan. Mahalleye çıktım kimse yok, bütün gün kimse yoktu. Haşim’i gördüm en son tip tip bana bakıyordu binalarına girerken
“Bade yok lan kereste teyzeme gitti dört gün yok dolanma buralarda kaybol dedi”
  Darbe üzerine darbe yiyorum, dört gün geçti. Cuma günü öğlen vakti karar vermiştim Bade’ye açacaktım konuyu olmayacaktı yoksa bu iş böyle. Arka sokağa gidip ekmek aldım bizim komşu teyzenin birine döndüğümde Bade ve Servet’i gördüm. Servet’lerin kapısının önünde oturuyorlardı. Belli balkonlardan haberleşip inmişler ben gidip gelene kadar. Hemen yanlarına gittim çok gergindim
“Bade ne yapıyorsun bu itle”
“Eyüp, düzgün konuşur musun”
“konuşamam düzgün falan kaç gündür takılmıyoruz, bu it kandırdı mı seni”
“Eyüp, sanane bundan karışmasana”
  Merdivenlerde oturan Servet itinin suratına ayağımın altıyla tekme attım. Ağlamaya başladı. Arif geldi tuttu beni göğsümden ayaklarımı yerden kesip arkaya doğru döndü. Yere bıraktı beni kolumdan tutup aşağı doğru götürüyordu bir yandan da gel ulan buraya diyordu. Giderken kafamı arkaya doğru çevirdim, Bade’nin onunla ilgilenişini gördüm. Yıkıldım.
  Eve geldim, su doldurdum içtikten sonra sinirden alıp yere fırlattım bardağı. Babam kalktı geldi şamar patlattı.
“Pezevenk herif ne yapıyorsun lan sen iyice Ali Kıran Başkesen oldu başımıza bu”
“sigara var mı”?
bir tane daha vurdu.
“ayaklarını kırarım lan senin, topla hemen şuraları çabuk ol”
  Eğildim, bardaktan arta kalan en büyük cam parçasının üzerine minikleri topluyorum. Gırgırla al diye seslendi babam oturduğu yerden. Büyük parçaları toplayıp bir kenara koydum. Gırgırı aldım, gırgırla yerde sağ sol yaparken düşündüm. Bir gün çocuğum olursa ve o çocuk eve gelirde bardak kırarsa, yanına geleceğim. O bardağa bakarken korkuyla bardağın amına koyarım oğlum gel otur şuraya neyin var diyeceyim. Al yak bir sigara, anlat.
   Yatak odasına gittim babamın pantolonundan biraz para çaldım. Odadan çıktım, evin kapısını sert bir şekilde çarpıp gittim. Bu sert çarpış bir sinir değil, hayatımın en kötü gününde, kalbimin en çok kırıldığı bugünde, suratıma atılan değil ruhuma atılan şamarın sesini duyurmak istedim içeriye. Sokağa bakmadan hızlıca yürüdüm, arka sokağa girdim ordan diğer sokağa, böyle üç beş sokak geçtikten sonra bir bakkala girdim.
"Kolay gelsin"
Cevap yok
Bu kendinden geçmiş esnaflara uyuz oluyorum. Baygın gözlü, gri bıyıklarının ucu sararmış, mor koca burunlu, sarkık alt dudak ve göbek. Oturduğu yerden ne istiyorsun der gibi bakıyor. Sanki bizim görmediğimiz keskin bir nişancı bu dallamayı burada zorla turuyor. Bak bakkal efendi eğer içeri bir müşteri gelirse ve müşteri sana iyi günler, kolay gelsin tarzında konuşursa ve sen bu ahlaksız konuşmalara cevap verirsen senin o bayık gözlerinin tam ortasından acımadan vururum! Babamın sigarasıdan istedim.
" bir tane kısa 2000 "
" kime alıyorsun "?
" kendime alıyorum"
“Kaç yaşındasın sen”?
“On üç, ne olmuş”?
“Ayağa kalkarsam görürsün ne olacağını bacaksız, siktirgit lan, kaybol”
“Sen siktirgit lan. Kalk bakalım ne olacakmış”
  Ayağa kalkıp üzerime yürüdü. Kapıyı açıp bir hışımla kaçtım. Deveye bak. Seninle boğuşurdum bakkal efendi ama yorgunum. Kalbim yorgun, sen ne anlarsın kalp yorgunluğundan.
  Aşağı mahalleye indim Arif oradaydı yanına gittim. Sigara var mı dedim. Kafamın arkasına vurdu. Hafif vurdu ama güçlü kolları vardı. Uzun boylu biraz şişman, fazlasıyla esmer küçücük gözleri ile kocaman dudakları olan değişik bir tipti Arif.
“sen sigara mı içtin lan hayatında”
“içmedimde başlayacağım”
“o niye görürsem kırarım bacaklarını”
“sen niye üzgünsün, canın sıkılmış gibi arif”
Arif bir şey çıkardı cebinden yakmaya başladı, sigara gibi ama değil ama duman çıkıyor ondanda.
“o ney öyle dedim bana da ver”
“bu ağır sigara dedi, kapat şu konuyu sinirlenmeye başlıyorum”
“tamam”
Bir arkadaşı geldi yanımıza ona da verdi şerefsiz bana vermedi. Köşede apartman merdivenlerinde duruyoruz. Kızla ayrılmış Arif öyle anlatıyor arkadaşına. Anlıyorum Arif’i zor.
“Bende” dedi, “ben de demeyeceksin hiçbir zaman. Çünkü ben de demek bir insanı anlamak yolundaki devrilen en büyük ağaçtır. en büyük engeldir, Mesela ben gece uyuyamadım der sana karşındaki sen ona bende uyuyamadım dersen, onu anlamazsın aslında hemen kendine odaklanırsın. Karşındaki bundan rahatsız olur, bunu hep tekrarlarsan iletişim biter. Çünkü ne anlatırsan anlat bende diyecek biliyorsun bunu o yüzden susarsın. İnsanlar birbirlerini bende demedikleri gün anlayacaklar. Ben ben de diye diye anladım bunu. Bende kötü bir şey yani onu diyorum”
  En ufak bir bok anlamadım Arif’in anlattığından yanımıza gelen arkadaşıda gülerek kral iyi girdi kafana falan dedi. Sırıttılar falan ayrıldım oradan. Bunlarla uğraşamam daha büyük problemlerim var. Bade, yarın dondurma yemek için buluştuğumuzda söyleyeceğim yeter artık.
  Sabah oldu bahçede bankın üzerinde oldukça gergin ve heyecanı bir şekilde Bade’yi bekliyordum. Artık bitsin bu iş söyleyeceğim ulan. Zaman geçtikçe iyice geriliyordum oturduğum yerden kalktım dolanmaya başladım bahçede. Yavaş yavaş sıkıntı düşmeye başladı içime. Gelmedi.
  Eve geldim, uzun bir süre bekledikten sonra bulamadımda Bade’yi. Bir yıkım daha yaşadım evde. Pendik diye bir yere taşınıyormuşuz. O an göğsüme bir sıkıntı girdi. İçinde bulunduğum durum ruhumu daraltıyordu. Hemde yarın hazırlıklara başlıyormuşuz babam ortalıktan kaybolma dedi yardım edeceksin. Dinlemedim bile sokağa attım kendimi. Oturdum merdivenlere mahalleye baktım uzun uzun badelerin evine baktım, akşam olmuştu ışıkları yanıyordu ama kimse cama balkona çıkmıyordu. Ne olmuştu böyle, Bade neden böyle yapıyordu. Mutlu musun Bade gidiyorum!
  Beş gün geçti, yarın taşınıyoruz. Evden çıkamadım hiç odama kapattım kendimi. Çok kırılmıştı kalbim sevgi ve nefreti aynı anda yaşıyordum. Filmlerde oluyordu mektup yazıyorlardı, gitmeden bilmesi lazımdı Bade’nin bir şey değişmeyecekti artık ama olsun. Bütün gücümü toplayıp yığın eşyaların arasından geçtim balkona. Kağıt ve kalemimi alıp oturdum. Taşınmadan önce ona verip gidecektim. Gerçekten hiç iyi değildim. Kafamı kaldırdım Bade’lerin balkona baktım biraz ve eğildim tekrar.
“Bade, zaman durdu. Geceler sabah olmadı belki de oldu ben farketmedim galiba. Neredeyim, hangi gündeyim, şu an ne yapıyorum, ne yedim ne yiyeceğim, saat kaç, bu kim şu kim bilmiyorum. Bade, acıların hiç acıması yokmuş, zamanın vicdanı yokmuş. Kanım çekiliyor damarlarımdan. Seni görmek için arada bir çıktığım balkondan Sokaktan geçen insanları izliyorum, kıskanıyorum deli gibi bu insanları, sanki hiç dertleri yokmuş gibi sanki hepsi çok mutluymuş gibi geliyor. Kokunu şimdiden özledim. Dondurma yerken böyle rüzgâr eserdi hafif, saçlarını sallar o sana has güzel kokunu getirirdi burnuma. Artık dondurma da yemiyoruz, kokunda gelmiyor. Bade, ben sana yirmi yıl önce dedemi kaybetmiş olan anneannemin onun fotoğrafına baktığı gibi bakıyorum. Ellerim ayaklarım bağlı kaldı. Çaresiz kaldım. Bade, bu hayatta ettiğim en içten duasın, en içten gözyaşısın. Taşınıyoruz, bir daha göremeyeceğim seni, sesini duyamayacağım, bana gülemeyeceksin artık, yan yana oturup anlatamayacağız birbirimize hayallerimizi, üzüntülerimizi hiç bir şeyi. Dizini kanattığın halin geldi aklıma, bütün gece uyuyamamıştım dizini düşünmüştüm, ben şimdi bu yoklukta nasıl uyurum Bade. Boğazımda bişey var, su içiyorum, yutkunuyorum geçmiyor. Sana hiç söyleyemedim, anlatamadım doğru zamanı bekledim gelmedi ya da ben beceremedim. Bade, ben sana çok aşığım, sen belki bilmezsin, anlamazsın, görüp duyamazsın ama ben sana çok aşığım. Hemde uzun zamandır. Bunu hiç söyleyemedim sana Allah kahretsin Bade hiç söyleyemedim. İnsanlar aşıkken çok panik oluyormuş, en sevdiğin giysilerinin başına gelir ya her bok galiba öyle bir şey bu, insan en sevdiğine bulaştıyor her şeyi. Çok aşığım sana. Söylerim dedim toplayayım kendimi geç kalmışım. Şimdi gidiyorum, kavuşamadık. Kimseye ağlayamıyorum Bade, Arif'e bile ağlayamıyorum. Arka bahçede olsaydık şimdi, banklara otursaydık ben kafamı senin dizlerine koysaydım hüngür hüngür ağlasaydım, sende ellerinle kafamı sevseydin tamam Eyüp, geçti deseydin. Küserdik bazen seninle, gelirdim yanına, bazen de gelmezdim. Bazen de korkardım kız beni dengesiz bilecek diye. Ama Bade benim dengem sensin sen bana küsünce benim dengem bozuluyor zaten ne yapayım bilemiyorum. İyi değilim bu konularda insan nasıl bilebilir ki ne yapacağını, zaten kim bilmiş ki. Ben de bilemedim. Seni hiç isteyerek üzmedim, ben bazen aptallaşabiliyorum sadece bu. Sen bu satırları okurken, ben kendimi arabadan atmamak, düşünmemek için geçtiğim yollardaki dükkanların tabelalarını okuyor olacağım belkide. Kancan ciğerlerimde, böyle balık gibi, zorladıkça aşağı gitmek için uğraştıkça iyice sökülür iyice batar ya kanca, senden uzaklaştıkça daha çok sökülecek büyük ihtimalle ciğerlerim. Sen bu satırları okurken böyle göz ucuyla okuyacaksın, kafan kalkık gözlerin aşağı doğru bakarak, kaşların çatık olur, dudakların birbirine kuru kuru yapışık olur, belki gözlerin dolar yukarı bakarsın hızlı hızlı kırparak göz kapaklarını. Ölürüm onlara ben Bade'm ölürdüm. Belki de umursamayacaksın bile dalga geçeceksin, çöpe atacaksın alıp, sonra çıkıp Servet itiyle oynayacaksın. Balkona çıktığında, bizim boş balkona baktığında sana salak saçma dans edişlerimi hatırla. Ve hiç unutma Bade, ben sana çok aşığım, aptaldım ama aşıktım. Şey. Bade, o bahçeli evin orada, oturduğumuz bankta, o bankta kimseyle dondurma yeme olur mu...”
  İyice kötü olmuştum, uyuyamıyordum. Sabaha kadar sokağı izledim. Bade’nin içeride uyuyuşunu hayal ettim. Sabah oldu herkes ayakta araçlar gelmiş çoktan başlamışlar bile evi toplamaya ben arkada sızıp kalmışım. Aniden fırladım evden Bade’yi bulmam lazımdı. Gerekirse evine gidip verecektim bizzat kendisine. Biraz bekledim sokakta ama artık bizim işlerde bitmeye başlamıştı. Bizimkiler aşağı indi, eşyaları taşıyan adamlar toplantı. Ne yapıyoruz ağbi falan dediler, babamda bizi takip edersiniz dedi. Annem bana seslendi haydi Eyüp. Panik oldum iyice mahalleli ile görüşüyordu annemle babam. Baktım Servet itinin kapısının önüne iki çocuk indi mahalleden gittim yanlarına.
“sen niye gelmedin Servet’in doğum günü bugun.”
“Bade orada mı”?
“evet, yukarıda Servet öptü Bade’yi yanağından”
Bir an için karşımdaki çocuğun  yüzünü bulanık gördüm, sonra onu öldürmek istedim. Sonra yukarı çıkıp doğum günü pastasının kesildiği bıçağı alıp Servet itinin her yerine defalarca sokmak istedim, benim acıyan heryerim içim. Kararımı verdiğim anda arkasından diğer çocuk girdi
“Bade’de onu öptü”
  Yıkılmıştım, dondum kaldım elimde mektupla. On üç yaşıma geldim böyle bir şey yaşamadım. Evdekiler seslenmiş duymamışım yanıma geldiler. Abim tutum götürdü beni. Arabaya bindim, camı açtım gözümden kaybolana kadar Bade’lerin balkonuna baktım. Mahallenin sonuna geldik caddeye girmek için araçların geçmesini bekliyorduk. Elimdeki mektuba baktım, aklımdan Bade’nin dudakları geçti, güldüğümüz günler. Elimi arabanın camından dışarı çıkardım ve mektubu yavaşça bıraktım.
  Duvarları yumruklarken buldum kendimi, hastadeydim herkes etrafıma toplanmış kimileri ürkmüş gözlerle kimileri acıyarak bakıyordu bana kimisi bağırıyor kimisi kahkaha atıyordu. Beni tutan adam etrafı açıyordu, uzaklaş buradan diye bağırıyordu. Doktorlar geldi yanıma iğne falan yaptılar. Tamam, birazdan kendine gelir dedi doktorun biri gitti. Kafamın içini hissetmiyor gibiydim, oturttular koltuğun birine, sakinleştirmeye çalışıyorlar hala. Biraz daha iyiydim şimdi.
“Bade geldi mi”?
“gelmedi Eyüp amca”
“mektubu verdin mi”?
“vermedim Eyüp amca”
“neden”?
“Eyüp amca, bak elli kere konuştuk seninle bunu değil mi, yedi yıldır burada kalıyorsun o kadar konuştuk seninle, tamam ben artık senden bir şey beklemiyorum o ayrı ama yeter da.. yoruldum bende sürekli aynı şeyler.”
“uzatma, mektubu gönder tamam mı”?
“Eyüp amca, Bade yok Bade öldü. Elli iki yıl önce öldü. Kaç kere konuştuk bunu, sen anlattın bana bir gün bir kız varmış çok aşıkmışsın söylememişsin. Sonra artık canına tak etmiş, dondurma yemek için buluşacağınız yere gelirken freni patlak bir araba sokaktan geçerken çarpmış Bade’ye. Oracıkta kaybetmişsin anlattın kaç kere”
“kes ulan kes orospu çocuğu yalancı herif kes”
“Eyüp amca üç hafta önce tekerli sandalyedeki adama saldırdın burada, neymiş Bade boğuluyormuş sen ne biçim cankurtaranmışsın, iki ay önce silahlı saldırıda Bade’yi korurken öldün, ondan öncesinde kan vericem kan vermezsem ölecek alsanıza lan kanımı diye ortalığı ayağa kaldırdın ama yeter.”
“siktir git lan başımdan kahpe, mektubu gönder unutma aynı adres”
“ben sana ne diyeyim Eyüp amca artık bir şey söylemeyeceğim sana”
“keşke söyleseydim Arif keşke söyleseydim”






28 Haziran 2016 Salı

EVET

   Bu hayatta herkesin bir derdi var cemal. Benimki de bu. Ölemiyorum be amına koyayım. İyi bir şey sanıyorsun de mi? Herkesler öyle sanıyor. ama gel bir de bana sor? En berbat tarafı ne biliyon mu? Hiç kimseden hiçbir şeyden korkun kalmıyor. Ar damarı çatlıyor adamın. Doğru ne yanlış ne hey şer karışıyor kafanda. Bu amına koduklarım 100 sene önce neye inandıkları bilsen çok gülersin. 100 sene sonra neye inancaklar onu da biliyor olcem. Ya, her şeyleri biliyom ben cemal. He her şeyleri bilmek ile hiçbir şey bilmemek aynı. Odun gibi oluyon. Onun için çok fazla kurcalama meseleleri. Elinde sonunda ölecek birisin. Bu dünyanın dertleri çözmeye imkan yok. 
yarayla alay eder yaralanmamış olan
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden
sen çok daha parlaksın çünkü
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki
sen aydınlatırsın geceyi
-sen daha evvelden hiç uçmuş muydun?
+hee, uçtum ben bi’ kez. uçaklan istanbul’a gittiydim.
-nasıl döndün ki?
+trenlen.
-bence trenle daha güzel.
+bence trenlen çok uzun, ben uçakları seviyom.
-beni?
+efendim?
-beni seviyon mu?
+istersen, severim.
-istiyom gari be.
Geçen kuşu vurdun ya sen, o kuş hani vardı ya, yok ya artık. Annemler de yok. Kardeşlerim… Vardılar da hep, yoklar ya şimdi? Biz buradayız. Biz olmasaydık, ne olacaktı? Ne olacaktı o zaman?
Cemal, ben hayatımda karısından özür dilemek için ona şiir okuyan birini görmedim.

Şarkılar mı?
Efsane.

19 Ağustos 2015 Çarşamba

ÖYLE

  Sıkıntılarım iyice arttığında yakın bir arkadasımı aradım dedim ki; bana bak 8 9 senedir kendimi iyi hissetmiyorum.. bi kızdı parladı olduğu yerden sıçradı tahmin ediyorum.. dedi ki; çabuk kalk buraya gel.

dedim tabi ki gelirim ama çabucak gelemem çünkü biliyosun 8 9 senedir kendimi iyi hissetmiyorum..

olsun dedi, geçte olsa gel yanıma..

ağır ağır yavas yavas gittim dedim ki evet işte karsındayım.

neyin var dedi bana ? dedim ya 8 9 senedir kendimi iyi hissetmiyorum... 

o halde dedi, sana ne yapacagımız belli. mutfaga gitti cekmeden satır aldı, aldıgı satırı babaanesinin tülbentine sardı sonra üzerine çiğ et koydu bana verdi.

napayım bunları dedim .

dedi git bunu yastıgının altına koy evdeki bütün pencereleri aç sonra napıyossan yap geçer.

emin misin diye sordum.

eminim dedi. bana bak dedim ben kendimi 8 9 senedir iyi hissetmiyorum

bu nasıl geçirir sıkıntıyı dedim.. bilmiyorum ben hep böyle yapıyorum dedi. 

sıkıntılı insanlara da bunu tavsiye ediyorum..

gittim dediklerini yaptım gercekten işe yaradı.

1 hafta sonra aradım tesekkür ettim.

8 Mayıs 2015 Cuma

BABAM'IN YUMRUĞU

Telefon geldi babaannem kötüymüş..
Babam memlekete gitme kararı aldı çok uzun yıllar sonra doğduğu topraklara evine köyüne gidecekti. Babam on iki yaşında İstanbul'a gelmiş dayısının yanına o yaşta annesinden arkadaşlarından ayrılıp gelmiş buraya işe girmiş çalışmış çocukluğunu oraya gömüp. Yengesinin dışlamalarıyla büyümüş akşamları yastığa başını koyduğunda neler düşündüğünü düşünüyorum şimdi sarılmıştır yastığa annem diye ağlamıştırda. Babaannem kışın bazen gelir halamda kalırdı o şekil görürdü babam bizde kalamazdı herkes çalışıyordu evde dedemide öyle ama dedem uzun yıllar önce öldü bir videosu var hatta dedemin çok ağır aksidir kendisi kızdırmışlar adamı iyice eğleniyorlar kimin adını söyleseler küfür ediyor babamı söylediklerinde susup kalıyor ona hiç bir şey demmiyor suratını çevirip pencereye bakıyor bu anı hiç unutmam pencereye bakışını neler düşündü o an acaba...Yıllarca çalış didin kendine hiç zamanı olmayan biri çocukluk yok anne baba sevgisi yok telefonda yok ozaman çat ara seslerini duy evinden uzaklarda başka insanların içinde yaşamaya çalış hemde hiç vaktin olmadan başkaları için çalışarak şimdilerde düşünüyorum güçlü adammış. Bir keresinde köyden birşeyler yollamışlar içinden kızıl bir saç teli çıkmış babaannemin babamın bu annemin saçı diye oturup ağladığını anlatmıştı geçen anneannem. Ulan..Belkide ilgisiz babamın kafası bir dünyaydı da bizi tam göremedi belki oturup baba deseydim ben seni çok seviyorum ne olurdu acaba. Neyse kalktı gitti memlekete annesini görmeye annenizi son kez görmeye gitseydiniz ne hissederdiniz onu son kez görecek olduğunuzu bilseniz son kez sarılıp koklayacak olduğunuzu bilseniz hemde içinizde o koskocoman hasretle birikmişlikle işin en kötü yanıda ne biliyor musunuz babaannem alzheimer hastası yani babam yanına gittiğinde oğlum diyemeyecek büyük ihtimalle... Tek isteğim babamı bir an için tanıyıp sen mi geldin oğlum demesi. Babamı aradım vardın mı nooldu falan sesi kötü geldi daha yoldayım dedi amcan aradı annem ben buradayken vefat edebilir iyi değilmiş zor tuttum kendimi tamam baba dedim haber et bize dikkat et kendine. Babamın hayatını düşündüm benim zor dediğim hayatım yanında çilekli sevimli bir pasta kaldı. Telefonum çalmaya başladı bir vakit sonra baktım babam arıyor açtım hemen dedim naptın baba noldu, tolga dedi annem....
Yarım saat ulan yarım saat ile annesini son kez nefes alıp verirken göremedi fotoğraf çekilecekti son kez sarılacaktı koklayacaktı son kez ona bile izin vermedi kader yarım saat! Çocukluğuna giden yolda kaybetti annesini gittiğinde bulduğu annesinin ölü bedeni..Bu nasıl bir yumruktur insanın ciğerlerinin arasına oturan tahmin bile edemiyorum.. Babam annesine geç kaldı yetişemedi.. Bu hikayede böyle bitti.

17 Haziran 2014 Salı

Küçük İsyan

   Kâr amacı gütmeyen duyguları idam ettiler, tebessüm bile çıkarsız yanaşmıyor artık yüzlere sevip sarmaladığımız küçük umutlarında içine ettiler, büyümek zorunda kaldık elimizdeki torpili tam karşı komşunun bahçesine atmak isterken. Kala kaldık öylece, unvanların, koşturmanın, statülerin, saygınlığın vs. bütün bu hayatın bel kemiğini kıran boktanlığın içine doğduk tekrardan gözünü kan bürümüş insanların götlerinden. Yaşamak için daha doğrusu yaşamın kıyısından seyredebilmek için akıp giden zamanımızı satmak zorundaydık, hayallerimizi, uykumuzu, aşkımızı, bizi biz yapacak olan elimizde ki her şeyi, karşılığı bir avuç manzara,bir avuç yaşam parçacığı, kendi hayatlarını izlettirdiler ama bize sağ olsunlar. Çünkü kendi dünyamızı seyredecek pek bir şey vermediler bizlere.
  Prize takılı bir hayat akıttılar üzerimize, içtik afiyetle. Seyrettik ve özendik ulaşamadıklarımıza hayallerimiz değişti hayallerimiz bize izlettirdikleri tuzak dolusu kurgudan ibaret tozpembe görünen karanlık oldu. Kişilik ve karakterin adını para koydu, zeki insanın adını kazandığı aptal okullar koydu, kadının adını erkek koydu, sürekli bir koymaca, kolumuza taktığımız saatlerden cebimizde ki telefona kadar bindiğin arabadan girdiğin eve kadar isim koydular çünkü hep bunları izledik, hep rüküş ve şıkları izledik hep ama hep yanlışı izledik. Kimse kafasını kaldırıp nereye yürüdüğüne bakmadı, neden mi? Televizyon vizyonları katlederken kendi katiline daha çözünürlü olabilmesi için para doğuran asalak robotlara evirildik çünkü. Sonucunda beyinlere sokulan kimsenin beynini kullanarak bir yere varamayacağı, yani en azından iyi yönden ne gerek vardı kitap okumaya, kazandığın para seni zeki gösteriyorsa. Kolunda ki saat kalite denilen şeyi yansıtıyorsa işte bu yüzden ne gerek vardı insanın kendini geliştirmesine hazır kalıpların menüsü önündeyken. Yüzeysel olmayı aşıladılar ağızlara, rol yapmadığın her an uyumsuz ve aksi damgasını da vurdular alnına, koşturuluyoruz hiç istemediğimiz yollarda yorulup soluklanmak için oturduğun kaldırımda tabelası düşüyor kafamıza kalkıp devam etmemiz gereken bayırların, rahat yok bu programa zorunlu hiç bir adımda hayali ile koşarken gök kuşağının hayal kırıklıkları batıyor ayaklara sonra rastlayamayışına yakıyorsun sigarayı bu çizilmiş resmin renksizliğinin üstünde.
 Yaşamanın uzağına zincirlenmiş hayatlarımıza bakıp izliyorum kabında ki boka talimliğimizi, tiksiniyorum koca dağlar toplamı kadar, yollardan, kornalardan, betona boğulmuş yeryüzünden çalar saatin kulaklarına boşalmasından kaçtığın sabah kahvaltını vermiyor hayat, çünkü sistemin seni köle haline getirmesine izin vermemeye çalıştığın her an seni acımadan yutan bir kara deliğin içinde buluyorsun kendini, uymak zorundasın, en büyük ihtiyacın haline getirdikleri parayı kazanmak zorundasın, satmak zorundasın kendini,  çünkü tasman cebine konan uyduruk kâğıtların kafesi.
  Bütün bunların yanında birde olmayana inandırdılar yıllarca bu senin sürüngen olarak programlanmış hayatının sözde huzuru içindi senin bok çukurunda ki hayatını idare etmek için sakin olman için bağırmaman için psikolojik antidepresanın oldu bu senin, bütün karanlık güneşle başladı aslında bu yüzden.Ne kadar vahşi ve barıştan uzak olduğuna bu uğurda akıtılan kanın okyanuslar dolusu oluşuna bak dönüp.


5 Nisan 2014 Cumartesi

Zor


   Mutluluğun idamı ile mutsuzluğun tahta oturması sonucu, bağışıklık sisteminin tayini çıkmıştı uzaklara, sonrası boşluk vebasının tecavüz morlukları. İçimde bilmem kaç desibellik gürültüden şikâyetçi olan umutta kapıyı çarpıp gitmişti en sonunda…
   Yaralı bir dudağı, mutluluğa bilet kesen avucun içini aşererken, kendimi son kullanma tarihi olmayan ağrıların ikramını yerken buluyorum. Alkolün geniş kollarına atladığım masada, eski dostum yeşil canavarın tütünüme sarılıp içime hücum etmesi ile dansa kaldırdığım kulaklığım bütün bu olmuşlukları olmamışcasına görmenin mümkün yollarını aramanın peşine düşüyordu...
   Kafamın içindekilerin orada olmamasını diliyorum antidepresanları ziyaret ettiğim evin odasında, kendimi şuursuzca ihbar edip tıktırdığım psikolojik koğuşlardan kaçma planını anlatması için bekliyorum ziyaret günlerime gelmesini birilerinin ama bir sineğin vızıltısında karşımdaki sandalyeye gözlerimi oturtabiliyorum sadece...
Kulağıma hapsettiğim Pink Floyd’dan parmak uçlarına kadar gerilmişliğime masaj istiyorum, paranoyanın evime girip ortalığı dağıtmasından sıkıldım sağlam sert bir köpek lazım diyorum kendime üflerken dumanı tavana. Sonra her şeyi geçip güzel ne varsa aklıma atmaya çalışıyorum karışırken biraz tatlansın diye, kendimi gerçeğin evinde buluyorum, bahçesine çıkıyoruz bir kaç yerim ısırgan otunun, dikenlerin merhabasını alıyor. Elime bir silah tutuşturuyor benden ne istediğini biliyorum suratıma kısık gözlü bir mimik çağırıp tüm gücümü topluyorum, hayallerin oturduğu masanın karşısına geçip hepsine elimde ki silahı doğrultup içinde ki mermileri doğurtuyorum. Ortalık, yüzüm gözüm rengârenk oluyor, sonra her şey yavaşlıyor ensemde gerçeğin ses tonu ve silahının soğukluğunun dokunuşu, zaman duruyor, gözlerim dalıyor, bekliyorum…



3 Nisan 2014 Perşembe

Seçimsizlik

    Hayatın vip köşesinde yer kapmak için bacak kaslarim iş başı yapamıyordu bir türlü.Hayat yarışı denilen şeyde start almamak bana anormal gelemiyordu,elime tutuşturduğu menüde ki yemekler damak zevkime umuyordu uyuyamıyordu ama yıllar seni omuzlarında büyüttükçe aç kalmaya zorluyordu kendi mutfağında sana yaptığı kusulası lezzet yoksunu menü zımbırtısını eline tutuşturmak için.Biraz göz gezdirmek yetiyordu oysa ki bu boktan şeyin üstünde yüzüne gerçeğini şaplatması için dünyanın,misafir umduğunu değil bulduğunu yer yankılanıyor her yerde çünkü bizim isteğimize göre dönmüyordu dünya uyum sağlamak zorunda olan bizdik bu dönüşe sana sunduğu tek şans inip gitmenden fazlası değil menünün en alt kısmında yazar tek kendi elinde olan seçim olarak,misafiriz hepimiz başkalarının zevkinden fırlatılan buraya.Ama bazen öyle bir koku gelir ki burnuna bütün bu tiksinçliği yırtıp o an açlıktan emir alır ellerin ve ayakların titremeye,son sürat mutfağa sürersin kendini umut doldurup örümcek ağı kaplamış kalbine ve en öne bindirirsin gözünde gülümsemeyi,vardığında mutfağa kaşıklarsın deli gibi ve yine o süpriz yakar dilini tadıda hayallerini.Bardağa bir miktar su koyup hayallerini söndürürken,kırıklarına bakıp birde sigara yakarsın ardından kaza yapmış enkazını seyredersin dumanın arkasından ölü ölü..Küfürler patladıkça içinde nefrettinde zincirini kopartır başı boş koşmalara,yinede çimizde ki çocuk ölünceye dek inanıp koşacağız da galiba her zaman kokusu yalan mutfağa..Yatağınada almadığı kalmayan dünya doğurttuğu bütün olmamaşlıkla dönmeye devam edicek penisini üstümüze sallaya saplaya daima..